Hayatı Dolu Dolu Yaşamak – Bir Müminin Hayat Sermayesi
Bugün “hayatı dolu dolu yaşamak” denince çoğu insanın zihninde; sürekli gezmek, eğlenmek, sınır tanımadan yaşamak ve çoğu zaman İslam’ın haram kıldığı alanlarda vakit geçirmek canlanıyor. Hayat, sanki ne kadar çok tüketilirse o kadar “yaşanmış” sayılıyor. Oysa bu anlayış, hayatı doldurmak değil; onu gürültüyle örtmektir. İçini anlamla doldurmadan, sadece meşguliyetle oyalamaktır.
Bir mümin için “dolu dolu yaşamak” kavramı ise Kur’an’da çok net bir çerçeveye sahiptir.
“Bir işi bitirince hemen başka bir işe koyul.” (İnşirah, 7)
Bu ayet, hayatın boşluklarla heba edilmemesini, insanın sürekli anlamlı bir çaba içinde olmasını emreder. Mümin, ömrünü savrularak değil; bilinçle, gayretle ve istikametle yaşar. Hayat; uyku–iş–eğlence döngüsünden ibaret değildir. Her bitiş, yeni bir hayra kapı açmalıdır. Bir ibadet biter, başka bir hizmet başlar. Bir görev tamamlanır, yeni bir sorumluluk doğar. Müminin hayatında “boş” diye bir kavram yoktur; sadece yönü değişen bir emek vardır.
“Herkesin yöneldiği bir yön vardır. Hayırlarda yarışın.” (Bakara, 148)
Bu ayet yönümüzü tayin eder: Hayatta yarışılacak şey hazlar değil, hayırlardır. İnsan zaten yarışmak ister; üstün gelmek, iz bırakmak, önde olmak ister. Kur’an bu fıtratı bastırmaz, yönlendirir. “Koş ama hayra koş. Geç ama iyilikte geç. Öne çık ama faydada öne çık.” der. Dolu dolu yaşamak; başkalarını geçmek için değil, hayırda öne geçmek için koşmaktır.
Ve bu hayat anlayışının sonucu da açıktır:
“İman edip salih amel işleyenler cennet ehlidir.” (Bakara, 82)
Yani “dolu dolu yaşamak”, bir mümin için hayat sermayesini verimli kullanmak demektir. Haram–helal sınırlarını koruyarak, her günü ahirete bir yatırım hâline getirmektir. Gün; sadece geçip giden saatlerden ibaret değildir. Her gün, ya kazançtır ya kayıp. Mümin, akşam başını yastığa koyduğunda “Bugün Rabbim için ne yaptım?” sorusunu sorabilmelidir.
Şimdi bir benzetme yapalım:
Bir iş yerinde şöyle dense:
- “Şu kuralı çiğneyenin maaşından kesilir.”
- “Bir saniye geç kalan ücret kaybeder.”
Ne olur?
İnsanlar titrer. Dakik olur. Hesap yapar. Önceden yola çıkar. Bahane üretmez. Çünkü sonuç nettir: Kaybedersin.
Peki insan, üç kuruşluk maaşı için bu kadar hassas davranırken; kendisi için gönderilmiş ilahi uyarılar karşısında neden bu kadar rahattır?
Neden ebedî hayatı için aynı titizliği göstermez?
Oysa farzlara baktığımızda yük değil, merhamet görürüz:
- Şehadet: İnsanın varoluşunu anlamlandıran bir bilinçtir, yük değildir.
- Namaz: 24 saatin içinde yaklaşık 1 saat. İnsan zaten saatlerini telefona, boş sohbete, yorgunluğa verirken; Rabbine dönmek için verilen bu süre ağır mı?
- Zekât: Sahip olmayan sorumlu değildir. Sahip olan için ise “hepsini ver” denmez; kırkta bir denir. Malın tamamı değil, içindeki kir istenir.
- Oruç: 12 ayda sadece 1 ay. Onda bile hasta olana, yolcuya, gücü yetmeyene ruhsat vardır.
- Hac: Sadece gücü yetene. Maddi imkânı ve sağlığı olan çağrılır.
Şimdi dürüstçe soralım:
Bunların hangisi insanı ezer?
Hangisi hayatı çekilmez kılar?
Asıl ağır olan farzlar değil; kalbin dünyaya fazla bağlanmış olmasıdır. İnsan bir şeye değer verirse, ona vakit de bulur, enerji de bulur, bahane de üretmez. Dünya için erken kalkmayı “normal” sayan insan, ahiret için erken kalkmayı “zor” görüyorsa sorun ibadette değil, bakıştadır.
Gerçek anlamda “hayatı dolu dolu yaşamak” işte budur:
- Boş geçirmemek,
- Savrulmamak,
- Oyalanmamak,
- Her günü anlamla doldurmak,
- Her adımı sorumluluk bilinciyle atmak,
- Ve yaşarken ebedî hayatı inşa etmek.
Çok gezmek, çok eğlenmek, çok tüketmek insanı “meşgul” eder; ama “dolu” yapmaz.
Bir insan sade yaşayabilir ama her gününü şükürle, gayretle, ibadetle, faydayla dolduruyorsa; işte o gerçekten dolu dolu yaşamıştır.
Çünkü dolu bir hayat, gürültülü değil; anlamlı bir hayattır.
Ayrıca hayatta tek bir sınavın var ve hayırlı işlerde yarışmak farzmı faziletmi? başlıklı diğer yazılarımıza göz atmak için tıklayınız.
Daha fazlası ve tüm dualar ve zikirler için ana sayfamızı ziyaret ediniz .